Cumartesi, Aralık 20, 2008

kamusal alanlar

sakin zamanlar belki ya da sadece sessiz. hiç anlatasım yok kendimle ilgili detayları, saatlerde oturmak ama benim bahçemde gelişen olayları anlattırmamanı istiyorum sadece senden. cevapları kısa kesmeye bile uğraşmadan, sadece başkalarının konularını dinlemek. bir usta çağırıp, girişe işlemeli demirden bir kapı yaptırmak. oysa o aralıktan baktığında sadece sırtımı görebilirsin, muhtemelen elimdeki de senin için yeterince güzel renklere sahip olmayan bir içkidir. bir çakmak sesi duyardık ve ardından sana kara toprağın üstüne vodka döküp yastan dans eden insanları izletebilirdim belki. kurulan hayallerin her gerçekten daha güzel olduğunu görürdük çizgilerimiz arttıkça. karmaşa duygusu ya da aidiyetsizlik. bir de hırsızlık hikayesi var elimizde. kim hangi duyguları çalmış senden-benden, üstüne bir mont atıp yürüyecek kadar adice.
kaçmak istiyorum ama nereye. kaçmak istiyorum ama hangi içimle...


Cumartesi, Kasım 29, 2008

5/21

Bazı karşılaşmalar vardır, 'télécommunication' parmağı olmadan gerçekleşmesi gerekir. Uzun süre geçebilir, ne zaman olacağını bilmez ve hatta beklediğinizi bile bilmeyebilirsiniz... Zaman, sanki tik-taklar var ama en güzellerinin rakamları oldukça saydam. Görünür olanlar hep bayram ve resmi tatiller, önümüzdeki günlerde şehirde izlenebilecek konserler ya da belki Jülyen takvimindeki doğum günlerimiz...

Bugün otobüste yıllardır görmediğim birine rastladım ; hayatımın kırılma noktalarından birine sigara yakan bir fotoğrafını koymuş biriydi. Sessizlikle geçen uzun bir süreden sonra herkes değişen saçlara, yüze eklenen çizgilere alıştı. Zihnimin sadece hatırlamak istediklerinden oluşan bir surat, yeni kalemlerle tekrar gerçekliğe dönmek zorunda kaldı. Bense şaşkınlıkla inceledim unuttuğum bir yüzü. (geçen yıllar) / (benim hayatım) x (100) = oldukça yüksek bir yüzdelik dilimdi ve herkes pek değişmişti. Peki, değişmeyenlere odaklandık. Gözün bitiş çizgisini, gülerken yana doğru kısılmasını, arada sivrilen diş şekillerini, gizli yüz tüylerini. Unuttuğum detaylardı hepsi, ama dur! Bir terslik vardı sanki. Bu detaylar yıllar içerisinde tanıştığım başka iki kişinin detaylarıyla aynıydı. İlginç bir farkındalık, peki hanginiz dört yaşımdayken bana bakan kadının kokusuna sahip ya da anneannemin arkadaşının hatırlamadığım yeşil gözleriyle bakıyor. Belki de yarın birden kanımın kaynayacağı kişi eskiden sevip unuttuğum birinin kahkahası sahip...

Merhaba, ben bugün “seni sanki yıllardır tanıyor gibiyim” cümlesinin perde arkadasında dolaşan kızım. Nasılsınız?

Cumartesi, Kasım 01, 2008


"gömdüm hepsini geliyorum,
bütün ölülerimi gömdüm, geliyorum"

el sallayın siz hep beraber,hadi. ben de yumruklarımı sıkayım ki kelebek etkisi hiçbir şey yapmamamdan kaynaklansın bu sefer. olur mu. bir hayaletim ben. karanlık olduğunda loşluk seviyesi ayarı yapmaya bayılan birşey.kıs biraz daha ışığı,kıs,kıs kıs...
madem çok keyif aldın o halde şiddetli cümleler bir süre daha kutuda kalsın.
buz kokusu, tendürdiyot tadı. turuncu,mor,siyah. sol kroşe, sağ kroşe..
yok çıkmam dışarı. çıkmam. yasadışı tercihlerim, kahve rengi kağıt üstündeki yazılarımla beklesin. çok zaman var eksik kaldığım. beceriksizim. kendimi yalayıp yalandan iyileştirdiğimde görüyorsun beni. ta ki sıradaki ısırığa kadar. kabul edelim kuzum,hepimiz yeterince güçsüzüz.
suratım dağılıp, kan içinde kaldığımda gerçek tadımı merak ediyorsan öpüşmeye başlayabilirsin benle.

Pazar, Ekim 19, 2008

'kötü polis, kötü polis. kapat. gözlerini kapat uyu şimdi.rozetini ve silahını masanın üstüne bırak, daha fazla işimize karışma. ' peki, dedim ve sustum. üstüme zimmetli tüm suçları masaya dizdim. yorulmuş olmalıyım, en yakın berjere çöktüm. derim soyuldu, siz hiç mi derine inememişsiniz. kızdım. neden öğlene kadar uyumama izin verdiniz? yüzüm asfaltı izler. çizgiler, noktalar, çizgiler... ağzımda o iğrenç tad, tükürsem fayda eder mi. bıraktım gözlerimi, net görememek sağlam bir lüks bu gece.
çok sustuk, yetmez mi.
katil kardeşim, neden öldürdün beni

Cumartesi, Ekim 11, 2008

güzel bir belgesel..



"...Because it's all around us. You've probably already seen Helvetica several times today. It might have told you which subway platform you needed, or tried to sell you investment services or vacation getaways in the ads in your morning paper. Maybe it gave you the latest headlines on television, or let you know whether to 'push' or 'pull' to open your office door."

http://www.helveticafilm.com/



her yerde helvetica yazı şekli varmış... izleyince her yerde helvetica arama çılğınlığına kapıldım.

Pazartesi, Ekim 06, 2008

Pazartesi, Eylül 29, 2008

who killed bambi?





www.whokilledbambi.co.uk

Pazar, Ağustos 31, 2008

“Yazmak mutsuzluktur.
Mutlu insan yazmaz.”
İlhan Berk

Cumartesi, Ağustos 30, 2008













sanırım bu ağaç ayfer'i tutabilir

Pazartesi, Ağustos 11, 2008

-simdi çay yapamam anne, daha sonra...
diye acılır sahne. ardından eski bir ahizenin tıkırtısı duyulur ve perdenin ardından beyaz önlüklü biri girer içeri.
-sağ kolunuzu kaldırın bayan, tamam şimdi de solu.... (kısa bir sessizlik) lütfen sol kolunuzu kaldırın, diye tekrarlar
-görmediniz mi kaldırıyorum, diye yanıt gelir.
-peki hanfendi.

hoşgeldiniz! burası söz dinlemeyen eklemler ülkesi,dönme dolapta biraz sersemlemeye ne dersiniz?

aslında ne o istanbul devlet tiyatrolarının dekorlarındandır, içeri giren kişiyse ne yıldız kenter ne de godot'dur.
"ahh perdenin bildiiiin tülden ev perdesi olmasından anlamıştım ben zaten" dersiniz yanınızdakine.
ama şşşşşşt diyebilirim size kaşlarımı çatarak, oyun devam ederken konuşmak çok büyük kabalıktır kuzum.

ana kahramana 2 metreden fazla yaklaştırmamaya başlar sizi beyaz önlüklüler. oysa stetoskopu çok sevmezmiydiniz siz çocukken. bilmem?

bir kadın vardır odanın ucunda. gözlerini dışarı dikmiş yatakta yatan. vücudunda hafif bir titreme.. belki ne oldugunu anlamamış, belki aslında orda bile değil çoktan çekmiş gitmiş. ama bizim gözümüz bu ya, herşeyi göremeyecek kadar salak. merak edersin o ağlayabilir mi, uyursa rüya görebilir mi, yoksa artık kurtulmaz mı paçası bu kabustan. sense yardım et diye bagırmasını mı beklersin.ama o bağırmaz, sonlanmıştır çoktan bilinç.
ama belki bir ağaç olsaydı yakınlarda tutardı onu hayatta, belki kocaman bir ağaç... sağlam kökleri olanlardan, evet. kocaman bir ağaç belki. hepimizin tutunmasına yeter miydi?

Pazartesi, Ağustos 04, 2008

..and she answered "it's a wonderland"

then i ask her how is reykjavik..

dikkatli bakıldıgında cok karanlık bir gece, hicbir ışık yok çok uzaklarda sola dönen farlar dışında. bu hoşuma gidiyor aslında. belki 1328. nolu denek için daha çok düşünebilme fırsatı tanınması gibi. "bakalım şimdi labirentten küçük peynire ulaşabilecek mi!". oysa ben özellikle yol almadım. "2 sol bi 3 sağ " diye tüyo verdi mösyö brö.
- a a hayırdır, bakıyorum artık kopya veriyorsunuz bana mösyö, demek istedim. belki benim de bir çift kırmızı boks eldivenim olsaydı esaslı bir sol kroşe patlatabilirdim ukala tavırlarına. ama yoktu işte. o yüzden ilerlemeden karanlığa bakmaya devam ettim. elim telefona gitti yine. gezegenler arası bağlantı çok yazar mı diye düşündüm, belki de o yüzden fatura belirsiz bir şekilde çok geliyordu. birkaç sözcük düştü yere. madem öyle dedim ve itinayla dizdim hepsini. sonra sen dinledin hikayemi ve benim elmam da senin olsun dedim. sabır, belki sokakta birinin japonca dövmesi, belki de sadece tibetlilere özgü bir erdemdi. bende yoktu. olması gerekiyor muydu mösyö, dedim. o bile sustu. o bile sustu. ben ruhumun üçte birini bu gezegende kalanını da senin yanına bıraksam annemle kızkardeşimin yaşları toplamı üzüntümün 2 katı olur mu? yoksa kızkardeşim olmadığı için dolmayan bir havuzda boğulacak mıyım?

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

//new love//


Pazartesi, Temmuz 14, 2008

taksi monologlarım

bir takside giderken içindeki herkes aynı hızla yol almak zorunda mıdır? sanırım albert 'e sormak isterdim ölmemiş olsaydı. muhtemelen çok duygusal yaklaşmamam gerektiğini öğütlerdi bana.
bazen o taksilerde yanımda oturan insanlar sanki ters yöne uzaklaşıyorlar gibi geliyor oysa, evet biri başka şehirlere doğru, bir dostsa başka ülkelere doğru. sanki göt kadar mekanda
(evet çok sinirlendim!) birden dünyanın en uzak iki kişisi oluyoruz. ön sağ aynadan yansıma kovaladığımı bile bilirim ben. çünkü zahiri görüntüler peşinde koşmak yanındakinin elini tutmaktan daha az can yakıcı geliyordu o anlarda. belki de soldan yolu izlerken hiçbir zaman elinin tutulmayacağını bilmek fazla koymasın diye kafamı oyalıyordum sadece.

-hisarüstüne gündüz açarmısın abi?
-peki ya tarabya'ya?

Pazar, Temmuz 06, 2008

Aurora Borelias yada kuzey ışıkları altında olmak isterdim. Belki dünyamın en manyetik alanında durmak içimdeki umutsuzluğu köşelere itip, ortada sadece pozitif duyguların birikmesine neden olur ihtimaliyle. Çok mu saçma mösyö? Sen hiç denedin mi peki?
Sonra kapşonumu kafama takar, Reyjkavik'in en popüler cafesinde sıcak bir kahve ısmarlardım Ólafur Arnalds'a. Iceland'in türkçesinin neden İzlanda olduğunu, salakların Iceland içindeki en mühim kelimeyi neden es geçtiklerini sorgulardık.
Durdum, canım zeytinyağlı çekti sanırım, buralar bana göre değilmiş. Kent donmasın diye doğal sularla sokakların yıkanması ilk başta kulağa güzel gelse de bu şehirde zeytinyağlı bulmak, hadi zeytinyağlı buldun, deniz börülcesi bulmak tamamen imkansızdı. Sırt çantamdan aylardır bitmesin diye sindire sindire okuduğum kitabı çıkarıp
Ólafur'a verdim. Sevdiği şeyleri saklama içgüdüsünden vazgeçmek için iyi bir adımdı bu. Haklısınız, susuyorum..

Cuma, Temmuz 04, 2008

o kadar boktandı ki bu düzen, önce seni kırdı yıprattı, sonra dolaylı yoldan gelip beni. sert bakışlar aslında hiç var olmayan duvarlarımdı. ama o kadar inanılmazdı ki herşey, kimse kaybetmeye göz yumamadı.
şimdi yasla başını omzuma ve tekrar dinleyelim, hani nasıl trafik bu şarkı bitene kadar açılmadıysa,yine öyle...

Salı, Temmuz 01, 2008

kaybolan arılar ve yıkılan düzenler.
domino taşı gibi maffettiğimiz hayatlar var, herkes birbirini yıkar ve oluşan kaostan sen de akıp gidersin suyla. bilmiyorum dedikçe sorulara, daha belirsizleşmez hiçbir şey aslında.
saç telleri dolanır bileklerine, sen de susarsın. ve bir bakmışsın bir tane daha arı eksilmiş doğadan. kimin umrunda, siz bal yemezsiniz ki mösyö!

Cumartesi, Haziran 28, 2008

sessizlik

ne aynı bak ne aynı şeyi söyle
raydan çıkanlar klübüyüz
hatta konuş ki yanlış anlaşalım
hiç kimse yok artık çemberimde
ruhumu yine her bokun suçlusu olan beynimin yarattığı rüyalar onarır belki




welcome to the club

Cuma, Haziran 27, 2008

I'll close your eyes so you need not to blink.

Geriye saydığım saatler arasında yüzüyorum. Keşke hava karanlık olsa, güneş saatiyle zamanın geçmediğini fark etmesem. Her tarafta balıklar yüzüyor bu gece. Gözlerim balık, karnım deniz yıldızları oldu.
Uyku yok bu gözlerde, isimsiz bekleyişlerin sonu bugün, niye uyusun ki vücut. Son bir yalnızlık sesi duymak istiyor, sonuna kadar. Kafamın içinde bir sürü baloncuk, parmak uçlarımsa sessizlik.
Yol sesi dolduruyor içimizi, yolların soldan sağa koşan kenar çizgileri, bir bardak su isteyebileceğin salak otobüs muavinleri.
Rüyaya dalarsam uyanacağımdan ürperiyorum, uyanmazsam düşeceğimden. Çengel kırıldı, pazar bulmacalarında iki resim arasındaki 7 farkı bulunca arkanı dönüp kaçma yeterki.
Eski bir masal anlattım bugün size mösyö brö, elmaların hiçbirinin düşmediği bir masal. Üzülme, yarım kalmış hayatlar için ağlayan elma kurtlarımız var en azından değil mi? Belki bu kez farklı olma ihtimaline içelim o zaman.

Pazar, Haziran 08, 2008

tilki ve küçük prens


- "Lütfen.. Evcilleştir beni!" dedi.

- "Çok isterim," dedi küçük prens. "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
- "Insan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "Insanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her istediklerini satın alıyorlar.Ama dostluk satılan dükkan olmadığı için dostları yok artik.Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."
- "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
- "Cok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin.Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır.Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."

Soru işaretleriyle başbaşa kaldığım bir geceden ancak güneşi gördüğümde kurtulabilmiştim. geceyi bozan huzurlu su sesi ve gözkapaklarımın ardına saklanmış kelimelerim..
bugün yağan yağmur gibi söküldü düğümler. herkesi camdan baktıracak kadar beklenmedik, belki de sadece koca bir baharı es geçip yazı beklediğinden "gecikmiş".
plastik kutulardan,gülüşlerden kurtulmanın verdiği ferahlık. yanlış evcilleştirme yöntemlerine kurban gitmişsiniz mösyö brö. o yüzden katılaşmış yüzünüz ve gülüşünüzden dolayı değil yüz çizgileriniz. ama sizle muhabbetimi kestiğimde kadife koltuğunuzla başbaşa kalacaksınız. hadi şimdi nazlanmayın da biraz daha içten konuşun benle olur mu kuzum?




Cumartesi, Mayıs 24, 2008

godot'ya suanda ulasılamıyor lutfen daha sonra tekrar deneyiniz


baktım, fark ettim ve tabii ki her fark ediş sonrası olduğu gibi üzüldüm.
bir sürü şey görüp uzunca esnedim.uyanmışım
tüm eski dostlarım gelmişti, tüm sevdiklerim,tüm aşklarım, tüm sevgililerim, arkadaşlarım.
bakışlar, susuşlar, sonra yine esnedim. uyanmışım.
bir parça peynir, bir bardak çay. herşeye rağmen güzel bir sabah olmalıydı.
yüzümü yıkamayı unutmuşum, belki eski izleri, sıyrıkları silmek istememişim.
sonra elime telefonu aldım. herkesi teker teker çevirmek istedim.
yapmadım.. gerek yoktu ki.
sustum..
düşündüm..

godot’yu beklemek. alınabilecek en doğru karar bugün.



-gidelim.
-gidemeyiz.
-neden?
-godot'yu bekliyoruz.
-dogru.

(sessizlik)

Çarşamba, Nisan 23, 2008

i beg your pardon

fotoğraflarını çekmek manasızdır. kokusuz fotoğraflar duygudan yoksun olur, yoksa çekmez miyim kare kare fotoğraflarını. ölüm sebebi bile olur siyah beyazlar arasında kaybolmak koku ve sıcaklık yoksunluğundan. yıllar önce boyanmış bir resimdin oysa,şimdiyse boş bir yapraktaki yeşil balık. mercanlar arası seyahatlerim , akvaryumdan kaçış planlarım. kirpiklerimde biriken makyaj kalıntılarının kalbimize akan siyah boyalarla yakınlık dereceleri. belki hala kızı, bilemedin amca oğlu...

lütfen aramızda kalsın, baş başa kaldığım gece yarısı sorgularımı izimi kaybetsinler diye yolda otobüs değiştirip başka kentlerde bırakma planları yapmaktayım.


lütfen çıkarken suyu açık bırakmayın

Pazartesi, Nisan 21, 2008

veda töreni

sigaraya başladın geçen gün, öyle atılır mı sandın dert.
belki, her çakmak sesiyle bir gram bile olsun azalsaydı acılar.
benim koyu yeşil balıklarım, senin başka şehirlere gitmeni isteyen sevdiklerin vardı. belki eski bir kamerayla cekilecek bir filmin güzel bir karakteri olacaktın, kimbilir bense koyu griler giyinen bir heykel.
sensiz fırçalanacaktı dişler, bensiz yapılacaktı salatalar. hiçbirzaman rutin olamayacaktık belki. hep tutunulacak bir saç, bazen sonsuza dek hatırlamak için içe çekilecek bir koku. ondan sonra fısılda : "mutlu mutsuz".
kalabalıklar arasından seçilemez sessizlik, oysa bilmezmiyim dudak gülse, ten gülmez. tabaklar kirlenir, bulaşıklar, okunacak kitaplar, söylenecek sözler birikir. belki de aslında her gece senle uyurlar ; kirpiklerin yastık gözyaşların kılıf olur birden.

şimdi gözlerini kapa ki hepsi geçsin dostum.

Pazar, Mart 02, 2008

işte son.

bir günde iki tane yazı yazmak adetim değildir bilirsin mösyö brö. ama gel görki çok kalabalık bi haftaydı, çok kalabalıktı.
sanki yeni birşeye başlamadan önce toparlanması gereken bir yığın sey birikmiş gibiydi masaya, kafa karışıklığı, hangi rafa dizeceğini bilemediğin kitaplar gibiydik..
gururumu bıraktım bir köşeye, hiçbir şeyi inkar edemedim, ne sözleri, ne zayıflıkları.. durdum ve geriye baktım sonra. temizlemem gereken kalp kırıklıklarımın sebeplerini düşündüm. masallar anlatıp uyutmuşum kendimi, sshhh sakin ol diye fısıldadım kulağıma sonra. kimsenin suçu değil, düşmesi gereken elmalar dalda kaldılar sadece.
aynalar kırıldı, kalbime başka bir çizgi eklendi. sonra çözümü buldu, teker teker yazdı, çizdi bozdu. herşeyi döktü dışarı. misket seçer gibi teker teker seçip koydu tekrar kalbine. sus artık, herşeye tekrar başlıyoruz. yeni birşeylere, sıfırdan.

ve bugün. haftanın son günüydü ve kimse bilmese de bir dönemin son günüydü. çok güzel geçti bu yüzden. çok yakın bir arkadaşımla buluşup cihangir'in sokaklarında ellerimizde bir restoranttan ödünç aldığımız bardaklarla dolaşıp, önce kendimize yaşadığımız yerin güzelliğini gözlerimizin önüne serebilecek bir yer seçtik. sonra tabağa nefis peynirleri dizip müziği açıp, içtik ve içtik.. sonra güzel bir muhabbet, sonra kimi zaman herkesin kendi hayatını istanbul'a bakıp düşündüğü güzel sessizlikler. son bir toparlama, son bir taslağı gözden geçiriş, hani dönem kapatıyoruz ya, belki bir patrona vermeden önce son bir kez projenin sayfalarını çevirmek gibi..

gece ordan kalkıp yeni dönemimde olacak şahane insanları sahnede seyretmemle bitti. şimdi kafamda bir yığın güzel plan ve kalbimde yerlerine yerleştirilmiş insanlar... ve yarın millerce uzaktan gelen aileme hazırlanacak kahvaltının düşüncesi.

hepinize teşekkür ederim, bu hafta bana 6 kurluk hayat deneyimi verdiniz. oysa 4 kur alana 2'si bedava sanıyordum, neden kandırdınız beni kuzum!

Cumartesi, Mart 01, 2008

söylemek istediklerimi söyleyen şarkı

taze durmayı unuttuğum şu şubat gününde
ben nasıl naif olsam,söyledim pek ince işlerim ben.
sen bakar dalar konuşur ve şahlanırsın...
birden susturdum tüm dünyayı sen konuş diye
nasıl sığarsın kendine
ilk defa toslayınca bir incelik abidesine
yarattın yenisini..

bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, sen onarma istemem.
sevdiğin bu gözler sessizse, inan çok, çok uzakta gerçeğim...

Çarşamba, Şubat 20, 2008

her yarın balığa gitsek olmaz mı?

inanılmaz gerçekten...
şahane bir gün geçirmekteyim gerçi geçti gitti bile saat sabahın 3'ü. ve daha bunu bugun yazmazsam bu heyecanı bi daha okuyamıcam. o yüzden uykusuzluk vs hiç umrumda değil.
bugün herkes, özellikle de çok samimi olmadığım insanlar acayip iyilik yapmakta bana. bir tanesi havuclu portakal suyunu sen iç hasta olacaksın diye verir, diğeri jugginling topu hediye eder. Sonra canım annem mp3 player'ı mıevde unuttugumu fark edip bana ulaştırmak için seferber ötesi olur, toplam 3 kez arar(ki bu gerçekten gözlerimi doldurdu).

neyse bugüne dönersek, ilk olarak aylardır yapmak isteyip yapamadığım bir şeyi peşinden koşa koşa (ama hakkaten bi manada bokunu çıkartacak şekilde) halletmiş bulunmaktayım.nihayet kaşı deldirdim. üstelik 3 tane juggling topum var artık :)

sonra bir yıgın ayrı ayrı insanlarla bulustum bugun. şahane sohbetler edip çok da güzel bir yemek yedim. gece 10buçuk olmasına rağmen 59r sadece 3dk bekletti ki gelmesini bile beklemiyordum(evet mösyö ya kesin ballı günümdeyim).
yurda geldim muhabbet mukemmel, sonra evet sonra...
inanılmaz, muzik olayıyla alakalı şahane bir durum ve şahane bir sohbet yaşandı, umarım bu sefer gerçekten herşey yolunda gider. gerçekten huzura erdim. ve bu da yetmezmiş gibi salak sulu boyama hiç beklemediğim, çok taktirle baktığım bir insandan güzel bir yorum geldi. süpriz üstüne süpriz gibiydi bugün. gerçekten...

herşey bu kadar yolunda giderken nasıl uyuyabilirim ki? nasıl herşeyin bu şahanelikten normale döneceğini bile bile yarına geçerim. yarın dedim de aklıma geldi;


alice harikalar diyarında kitabından çok güzel bir replik hatırladım.
-biz her yarın balığa gideriz
alice:her yarın mı?
-evet yani hiçbir zaman

Pazartesi, Şubat 18, 2008

bu havada ancak ölünür, onu da aysel yaptı.

iki gündür kar yüzünden evde her türlü aktiviteyi denemiş bir insanım ben artık.
-dizi/film
-kitap/müzik/fotoğraf
evet tamam buraya kadar da sulu boya ne kuzum. böyle çekmeceden sulu boya takımımı çıkarıp bişiler yaptım,tam saçmalık. arka planda da yeni keşfettiğim mükemmel bir müzik. uzun zamandır yapmak isteyip de yapamadığım çoğu şeyi yaptım, huzura da erdim oh!

sweeney todd gelmiş buarada, heyecanla beklemekteyim,içinde helena bonham carter'ı barındıran bir film tim burton tarafından çekilmiştir, bir de ekstradan johnny depp bulunduruyordur. evet işte bu üç şey yüzünden kaçmaz. bir de if istanbul filmine bilet alınacakmış yarın.
gözümü kapatıp göğe bakınca kendimi kuzey ülkelerinde gibi hayal edebiliyorum. fantasssstik!

Perşembe, Şubat 14, 2008

vol.1

insanın kafasını dağıtması için sanırım ıslak bir tatil gerek. kabul, benimkisi gereğinden fazla ıslak oldu, hatta bir an suyun verdiği buruş buruş avuçlar ya hiç geçmezse bile dedim. hmm, evet geçti.
gerek düşünceler, gerek kararlar ve özellikle de görsellik olarak hep hatırlayacagım bir dönem haline dönüştü o hafta. (ulan 1 hafta nasıl dönem olursa artık) (bir yontma taş filmi!)

ilk olarak sualtı dedikodusu yapmak gerekirse, bay karizma olarak baraküdalara değinmek istiyorum. sonrasında ise asabi mürenlere, kusura bakmayın ama tam bir sinir hastasısınız kuzum! cık cık! yalnız bu mürenlerle ilgili çok acayip bir diyalog geçti eğitmenle aramda:

egitmen: buarada müren görürsek haber ver
ben: niye kaçmak için mi (zira mürenler tehlikeli)
egitmen: yok ya ne kaçması yaklaşırız.

yahu siz manyak mısınız ne yaklaşması, hayvan zaten asabi, "kime bulaşsam bugün" der gibi yüzüyor. nıt nıt!
özetle sanki bir kafa toparlama fırsatı gibiydi ki sonuç alır gibi olduk doktor.
çok garip ya! bi süre sonra herkesin arayacağı tuttu. hayatta mesaj atmayan insanlardan telefonlar, mesajlar geldi. sonra durup düşündüm:

"yahu haberleştiniz mi siz?'?!?!?! siz artık hep beraber mi takılıyorsunuz yoksa!!! "
tabii aslında bu alakasız insanların birlikte takıldıklarını düşünmek bile gerçekten godot'yu beklerken kadar absürd bi başyapıt olurdu.

-hadi simdi sırayla dens of bed angil'a mesaj atalım, ve mümkün olan en saçma soruları soralım olur mu?

Perşembe, Ocak 31, 2008

başlatma piramitlerinden

geçen, bitmek tükenmez metro merdivenlerinden çıkıp nihayet taksim'e varmıştım. aa o da kim, kızılkayalar önünde greta garbo! saçlarını yandan ayırmış, böyle hafif bir sıkkınlık yüzünde. sormayın, meymenetsiz meymenetsiz etrafa bakıyor. şöyle bi selam vereyim dedim. ıh ıh, trip atıyor. "maiss gretaaa! rögardez moi kuzum" diyiverdim. şöyle bir edayla döndü, yüzündeki tebessümü görmeliydiniz. "bonjour ma petite" dedi, aman eksik kalsın pötisi.

neyse efendim, biz başladık greta'yla yürümeye tünel'e doğru. bir kafede sıcak şarap teklif edip kandırdım kendisini, sonra da "aa burda çorba varmış" muhabbeti yapınca, bir baktım greta garbo'yla karşılıklı oturmuş yayla çorbası içiyoruz. sıkıntılarını anlattı, küçük kardeşinden bahsetti biraz, şahane muhabbet etti. sonra benim prova vaktim gelince, greta'ya veda etmek zorunda kaldım.
gecenin ilerleyen vakitlerinde de kelimenin tam manasıyla şahane bir insanın masasındaki muhabbete dahil oldum, sonra da cok sevgili 8 binalı malikaneme vardım. aman tanrım, oysa kapıdaki görevlilerden başka kimse yoktu. hafif bir kızgınlıkla,
şeyma nerde,dedim. birşeyler geveledi.
ya gretta garbo? o gelmedi mi, dedim.
yok hanımkızım, figen evine gitti dedi.

işte o anda koca malikane benim olmuştu, bilmemkaçbin kişilik malikanede benden başka kimse yoktu. koridorlarında çılgınlar gibi koşmak istedim, sonra pfff onla mı uğraşıcam şimdi yürümek dururken dedim.
gel gör ki o gece uzundu, e bilsem aşçıya söyler bir külbastı yaptırırdım kuzum.
hafif gözlere dolan yaşlar sonrasında "amaaaaan be ne hafif dolduruyorsun, böğürsen kimse duymaz yavrum" şeklinde bir ses duydum arkamdan. mösyö brö, bir elinde viskisi arkamda eflatun kanepede oturuyordu kös kös, fakat o kanepenin odama sığması imkansızdı. işte bendeki şizofreniyi o anda farkettim.
önüme dönüp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım, o kadar büyük bir malikanede ağlamak bile zormuş ya.
gel gör ki inanılmaz bir şeyin icadına vesile oldu. insan böğürünce 3 saniyede geçiyordu herşey. (yalan o yalan,kandırmışlar seni) 1missisipi 2 missisipi 3 missisipi.

biraz uyudum ve sonra fark ettim ki türk karayolları tabelaları dışında her şey benim tarafımda.. karayollarına da rüşveti dayadık mı ohhhh hiçbi sorun kalmaz. değiştiriversinler hatırım için nooolcek! hıh!


(mühim bir) ps. gerçekten şaka bir yana, çok içten bi teşekkür etmem gerek sana. yığınla güzel an, yol heyecanı, böyle bisssürü güzellik yaşadım sayende. minnettarım.

ps2. (tarçın)anla başlıktan, başlatma artık! höt!
ps3.(greta'cığım) atmadığım kadar tik atabilirdim o kağıda dün,sırf sizi üzmemek için adil davrandım, nıh nıh nıh!.


sevgiler,

dance of sad angel

Pazar, Ocak 27, 2008

aaa gündüz

o kadar kötü bir hava var ki iki gündür, sanırım biraz daha devam ederse edgar allen poe tarzında bir hikaye yazmam an meselesi.
ilk defa mantıklı bi saatte kalkmamı öğle yemeği yerine kahvaltı yiyerek şenliklerle, halaylarla kutlamak istiyorum.
zira uyanınca biber dolması görmenin nasıl hissettirdiğini iyi bilen biriyimdir.
fakat bu erken kalkmama katkıda bulunan stüdyo şefinden kameraman arkadaşlara kadar herkese pek de minnettar olduğum söylenemez. ühühühü! (neyse aslında demek istediklerim biraz karışık, çok detaylara girmicem saçma sapan benzetmelerin de luzumu yok)

menemeninizi nasıl alırdınız mösyö brö? a-aa yoksa ben menemem sevmem diyip çirkeflik mi yapacaksınız.
pis fransızlar, bi boktan da anlasalar zaten!


"suşirların evinin çöküşü"

a real masterpiece

The Newsweek

Çarşamba, Ocak 23, 2008

beyaz üstüne pembe puantiyeli koyunlar

geçen istiklal'de tek başıma yürürken birden bordo renkli eski usül bavullara hasta olduğumu farkettim, neden bilmiyorum. aklıma geldi biranda. bu aralar pek rahat uyuduğumu söyleyemeyeceğim mösyö brö, garip rüyalar görüyorum neye yorarsınız kuzum? annem uyuyamayan kızlara olanlarla ilgili korkunç hikayeler anlattı. sdafjdhagj! hep çok merak ederdim hastanelerdeki uyku sorunları bölümünü fakat oraya gidecek son kişi benim sanırım, mis gibi lucid dreaming yapıyorum daha ne olsun ya. cık cık!


aslında ben bordo bavuluma deniz gözlüğümü ve paletimi doldurup denize kıyısı hiç olmayan ve kıtalar her ne kadar yer değiştirse değişsin denize kıyısı asla olmayacak yerlere gitmek istiyorum. özlemediğim yerlere, saçma sapan eşyalarla sadece özlediğim kokulara doğru. sonra da sabah kadar rengarenk desenli koyunları birer birer çitten atlatmak. sıralamayı yazıyorum not al: turuncu, yeşil, beyaz üstüne pembe puantiyeli...


ha buarada bonobo'nun babylon'a geldiğini duyunca pek bi sevindim, jens lekman'i kaçıran bir birey olarak teselli olabilirim gayet. başkaları "avokado soyarken elimi kestim" temalı şarkıya eşlik etsinler ben yokken hıh!
a buarada sanırım solomon adaları'nda yaşadığımdan dolayı yazdığım zamanlar gerçeği yansıtmıyor..

Pazartesi, Ocak 21, 2008

dalgıç kıyafetim var ama kelebeği bulmam zor olabilir

...hele de darwin'in evrim teoreminden sonra. malum artık bütün kelebekler cevreye uyum saglamak icin siyah ve korkuç resident evil'lara dönüştüler. o yüzden sadece dalgıç kıyafetiyle yetinmek zorunluluğunda kalıcaz sanırım mösyö brö. siz entel entel otururken kadife koltuğunuzda ben de size son günlerimi anlatayım sıkılmıcaksanız eğer. gerçi kapı ahanda şurda, beğenmeyen çarpı'ya hışımla tıklar gider.

efendime söyleyeyim, açıkcası çok okyanus kenarı güneşli günler geçirdiğim söylenemez, bilemem sizin memlekette kışlar nasıl geçer ama biz de son günler pek bir güneşliydi. ama ben orda değildim sanırım,evet.

sonra teker teker herkes de ayrılmaya başlayınca böyle yapayalnız derslere gömülü kaldım.
sen istifa edemezsin biz seni kovuyoruz dedi fizik.. ahaha bu komikti gerçekten. belki de fizik bölümü benim vicdanen rahatlamamı sağlamak istiyordu. (sdhsjh pek tabii, işleri güçleri yok çünkü!!)

sonuç olarak gün sayan, kilometre sayan, (seda sayan??? gerçekten çok iğrencim kabul) çok fazla amerikan filmi seyredince milleri sayan ben, o sayılan şeylerin bazen gerçekten hiç de azalmadığını gördüm. 4 8 15 23 46 77 15028594... (lost başlıyormuş, hıhı reklam aldım)



herneyse sayılar aslında azalmayınca benim sinirlerim baya bir bozuldu, sonra birkaç kalp kırgınlığı, ardından gelen 2 kahvaltı. kardeşim biriniz de menemen getirsin, bi poğaçayla gönlü alınacak insan mıyım ben? ama öyleymişim ahaha... sonuç olarak herşey 24 ila 29 saate yakın bir zaman içinde düzeldi. ben de normal bir tatil planına başladım. yapılacaklar listem ve ben. artık cok mesuduz di mi nalan?

böyle işte mösyö brö, daha fazla ayrıntı vermek isterdim ama gerçekten şurda hala gidiş dönüş 890 ediyor diye düşünen bir kişilik duruyor karşınızda,duran bekleyen, isimleri kafasında çoktan bulunmuş parçaları bestelemek isteyen. daha konuşmaya gerek var mı bilmiyorum. siz en iyisi gidin bi lou reed'den perfect day dinleyin, beni hatırlayın, tarçınlı kırmızı şaraplar içeceğiniz dostlar edinin...

Just a perfect day,drink Sangria in the park and then later, when it gets dark, we go home. Just a perfect day...
Just a perfect day,Problems all left alone,Weekenders on our own.It's such fun.

Çarşamba, Ocak 09, 2008

mon trousseau

please please please...


Me and you and Everyone We Know'u izledim demin. ve ne kadar güzel geldi renkler. Arabam olsaydı şuanda camına sanırım ben de "FUCK" yazıp gökyüzüne seyrederek sürerdim.


gökyüzü hala var mı bugünlerde, inan ben bilmiyorum.
sadece bir kapşonlu ceket le bütün bir sabah yürümek istiyorum, belki o zaman
tekrar inanmaya başlayabilirim. pis bir kaşık bana bakıyor.. çok rahatsız edici gerçekten. biri ona bakmamasını söylesin hemen!





vapur sesleri.. bir vapura binip seferler bitip karaya atılana kadar denizi seyretmek eglenceli olurdu. zatüre olurum di mi? evet cok muhtemel.
-peki, biraz kalın giyinsem?
gerçekten biran eglenceli olabileceğine inandım. sigarave bi termos kahve desteğiyle tabii. ben küçükkene uzun yıllar ayaklarımı vapurun dışında otururken demirlere uzatamadım, yetişmedi ahaha! (travma olmuş yalnız)

çok sorgulamamak lazım kışı.( kışlar soğuk, doğal bitki örtüsü yer yer maki ve bozkırdır)

let me let me let me let me...


Katkılarından dolayı The Smiths'e teşekkürü bir borç biliriz.

Çarşamba, Ocak 02, 2008

uyku beslenme alışkanlıkları üzerine

Bu uyku düzeniyle yola devam edersem Kanada'ya taşınmam da yarar var sanırım. Sabah 7'lerde uyumak... ve sonra uyanamamak üstüne kurulu bugünlerde hayatım. Ama kusura bakma hiç taaa oralara gidecek halin de yok, otur oturduğun yerde o vakit. Cep telefonu tuşları oldum ben bugün, yes ve no oldum ben ve hiç eğlenceli değildi. Siz olmayın lütfen.

Beslenme düzenim var benim, muazzam hem de. Sabahın 5'inde elma suyu ve negro'yla akşam yemeğimi yedim Kanada'daki ailemle. Negro'daki doğala özdeş çikolata aroması zihin açar, dimağa iyi gelirmiş çünkü.Elma suyunun yüzdeyüüüz olmasından hiç bahsetmiyorum nisbet yapmamak için.

-Hey uyan artık ne saçmalıyorsun!