Pazartesi, Ağustos 11, 2008

-simdi çay yapamam anne, daha sonra...
diye acılır sahne. ardından eski bir ahizenin tıkırtısı duyulur ve perdenin ardından beyaz önlüklü biri girer içeri.
-sağ kolunuzu kaldırın bayan, tamam şimdi de solu.... (kısa bir sessizlik) lütfen sol kolunuzu kaldırın, diye tekrarlar
-görmediniz mi kaldırıyorum, diye yanıt gelir.
-peki hanfendi.

hoşgeldiniz! burası söz dinlemeyen eklemler ülkesi,dönme dolapta biraz sersemlemeye ne dersiniz?

aslında ne o istanbul devlet tiyatrolarının dekorlarındandır, içeri giren kişiyse ne yıldız kenter ne de godot'dur.
"ahh perdenin bildiiiin tülden ev perdesi olmasından anlamıştım ben zaten" dersiniz yanınızdakine.
ama şşşşşşt diyebilirim size kaşlarımı çatarak, oyun devam ederken konuşmak çok büyük kabalıktır kuzum.

ana kahramana 2 metreden fazla yaklaştırmamaya başlar sizi beyaz önlüklüler. oysa stetoskopu çok sevmezmiydiniz siz çocukken. bilmem?

bir kadın vardır odanın ucunda. gözlerini dışarı dikmiş yatakta yatan. vücudunda hafif bir titreme.. belki ne oldugunu anlamamış, belki aslında orda bile değil çoktan çekmiş gitmiş. ama bizim gözümüz bu ya, herşeyi göremeyecek kadar salak. merak edersin o ağlayabilir mi, uyursa rüya görebilir mi, yoksa artık kurtulmaz mı paçası bu kabustan. sense yardım et diye bagırmasını mı beklersin.ama o bağırmaz, sonlanmıştır çoktan bilinç.
ama belki bir ağaç olsaydı yakınlarda tutardı onu hayatta, belki kocaman bir ağaç... sağlam kökleri olanlardan, evet. kocaman bir ağaç belki. hepimizin tutunmasına yeter miydi?