Cuma, Ocak 30, 2009

balıkçılık hikayeleri'm

dağınık saçlarımla erkenden başladı bugün. soğukla uyandım ve sanki hiç ayrılmadı benden. kalorifere sarıldıkça içime işledi soğuk. uyudukça rüyamı ele geçirdi...
adım adım yaklaşan bir sis bulutu gördüm dışarda. beni içine çekip kaçırdığım aklımı bulana kadar döndürecek sandım. adım adım yaklaştı otobüs açık hava toplantısına.
"Hepimiz ölümü kendimizde taşırız, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi" dedi kulağıma Rilke. ellerim kanıyor bu soğukta, avucunu açıyor insanlar gökyüzüne ve hiçbir huzur inmiyor üstlerine bu sabah.
oysa 60 senesinde konulan kız isimlerinin içinde ne çok gül varmış.

-duraklat

gül'ün "anneme süslendim ben" dediğini duydum.
sonra g
ülsün'ümün gözlerini gördüm.
elini sırtımın tam ortasına koyup bekledi, yaptığı hileyi görüyordum. benden almaya çalıştığı hüznümü seyrettim gözlerinden akarken. "ellerin üşümüyor mu" dedi, "ah seninki kadar" dedim. "şu tentenin altına gir istersen, ıslanma" dedi, boşver dedim. ne fark ederdi ki bu kuru soğuk ve ıslatmaya dahi yeltenmeyen garip yağmurdan korunmak.
"demek beraber ölücez, senin yanına gömsünler, hiç itirazım olmaz" dedi. "çok konuşuruz ama diğerleri rahatsız olur gülsünüm" dedim. birbirimize bakıp güldük...

-oynat

toplumun yarattığı zaman kavramının her dakikasından ellerimi yastık altına saklayışıma izin verildiği saatlerde gördüğüm düşler. Efsaneler,asırlık gemiler ve Kafka'nın Amerika'sı gibi git gide içimde boyadığım uzak sahil hayallerim... 'Bitmeyecek bir öykü' durur rafımda, okuyup anlatır mısın diye fısıldarım. Bana rastladığında merhaba deme bu sefer, etrafıma bu kadar toprak yaklaşırken hala balıkçılık yapmaya hakkım var mı onu söyle bana. evet de hayır de... ama merhaba deme.

Pazar, Ocak 25, 2009

bulutları beklerken

Eve dönüşün yedi yaşını kutluyoruz. Sıkıntılı dönemlerde yaptığım listeler benim için meşhursa, onların yapılamayanları belki Ajda Pekkan. Kitaplar, filmler, dinlenecek albümler, mutfak savaşları, anneyle kavgalar( hmm buna nedense hep yapıldı işaretleniyor).. 50 mm hikayeler,yolumu gözleyen ağaçlar, sırtçantam,esnafın ısrarla eski para verme çabası,, Karadeniz sahilinde kazak altına şort...
birkaç kitap alarak başladım iki gün önce, masamın üstüne koydum, seyretmekteler. Aralarında Lale Hanım'ın Uzak Fırtına'sı, gittikçe incelen bir dala uzanmak gibi.

"Biri yaralıyor diğerini
boğuyor
yutuyor

Aysama dönemleri bitti artık..
Ağır yıldız kümeleri yer değiştiriyor aklımda... "
sf. 24



Rüyamda gülmemeye çalışıyorum sayıları ordan oraya koyarken, yeşil bir tahta üstüne tebeşirle çizilen halkalar ve gece yalnızlık istemiyorsan açık radyoyla bir anda odamda üç kişi olabilmenin mucizesi.
Pandora'nın Kutusu.. Nasıl izlenir bu fotoğraftan sonra? Ananemin peşpeşe iki günde ölen arkadaşlarına döktüğü gözyaşlarının da üstüne gelmesi... Benim ona başın sağolsun diyemememin altındaki korkularım. Kınalıada'dayız. Çeşit çeşit Ermeni mezesiyle dolu beyaz işlemeli demirden masalara o zamanlar daha az yorgunlukla çıktığımız
yokuşların sonlarında varılırdı. Kadın kahkahaları denizleri aşar Burgaz'a çarpardı, garipsediğim bir telaffuz, havada uçuşan sözcükler, ufaktım ordan oraya koşardım. Şimdi gitgide çoğalan başımın sağolma korkusu, Erkan Oğur'la atılsın üstümüzdeki toz.

Cumartesi, Ocak 24, 2009

Salı, Ocak 06, 2009

ankara garındayım. oysa tüm raylar haydarpaşa'ya gidiyor.
vagona binmeden önce çantamda yeterince müzik ve şarap olmalı. kalbimde ise yeterince çizik.
isli bir kokusu var bizim vagonun, camın altında tanımadığımız birinin adı ...
iki kolumu da dışarı çıkarıyorum sigara içmek için. beyazlar geçiyor, ağaçlar bitiyor.
camı kapıyorum artık, buz kesebiliriz. sakince karşında oturuyorum rayları izlerken seni kaçırmamak için.
trenin ritmi hayatımınkine uyum sağlıyor birden.. dışarıdaki beyaz giderek sarı tarlalara dönerken içerde zamanı durdurabilsem. gözlerim kapanmış, derin bir nefes almışım. şarap dökülürken çantama stephanie says çalıyor kulaklarımızda...

Stephanie says that she wants to know
Why she's given half her life, to people she hates now
Stephanie says when answering the phone
What country shall I say is calling from across the world
But she's not afraid to die, the people all call her Alaska
Between worlds so the people ask her 'cause it's all in her mind
It's all in her mind

Cumartesi, Aralık 20, 2008

kamusal alanlar

sakin zamanlar belki ya da sadece sessiz. hiç anlatasım yok kendimle ilgili detayları, saatlerde oturmak ama benim bahçemde gelişen olayları anlattırmamanı istiyorum sadece senden. cevapları kısa kesmeye bile uğraşmadan, sadece başkalarının konularını dinlemek. bir usta çağırıp, girişe işlemeli demirden bir kapı yaptırmak. oysa o aralıktan baktığında sadece sırtımı görebilirsin, muhtemelen elimdeki de senin için yeterince güzel renklere sahip olmayan bir içkidir. bir çakmak sesi duyardık ve ardından sana kara toprağın üstüne vodka döküp yastan dans eden insanları izletebilirdim belki. kurulan hayallerin her gerçekten daha güzel olduğunu görürdük çizgilerimiz arttıkça. karmaşa duygusu ya da aidiyetsizlik. bir de hırsızlık hikayesi var elimizde. kim hangi duyguları çalmış senden-benden, üstüne bir mont atıp yürüyecek kadar adice.
kaçmak istiyorum ama nereye. kaçmak istiyorum ama hangi içimle...


Cumartesi, Kasım 29, 2008

5/21

Bazı karşılaşmalar vardır, 'télécommunication' parmağı olmadan gerçekleşmesi gerekir. Uzun süre geçebilir, ne zaman olacağını bilmez ve hatta beklediğinizi bile bilmeyebilirsiniz... Zaman, sanki tik-taklar var ama en güzellerinin rakamları oldukça saydam. Görünür olanlar hep bayram ve resmi tatiller, önümüzdeki günlerde şehirde izlenebilecek konserler ya da belki Jülyen takvimindeki doğum günlerimiz...

Bugün otobüste yıllardır görmediğim birine rastladım ; hayatımın kırılma noktalarından birine sigara yakan bir fotoğrafını koymuş biriydi. Sessizlikle geçen uzun bir süreden sonra herkes değişen saçlara, yüze eklenen çizgilere alıştı. Zihnimin sadece hatırlamak istediklerinden oluşan bir surat, yeni kalemlerle tekrar gerçekliğe dönmek zorunda kaldı. Bense şaşkınlıkla inceledim unuttuğum bir yüzü. (geçen yıllar) / (benim hayatım) x (100) = oldukça yüksek bir yüzdelik dilimdi ve herkes pek değişmişti. Peki, değişmeyenlere odaklandık. Gözün bitiş çizgisini, gülerken yana doğru kısılmasını, arada sivrilen diş şekillerini, gizli yüz tüylerini. Unuttuğum detaylardı hepsi, ama dur! Bir terslik vardı sanki. Bu detaylar yıllar içerisinde tanıştığım başka iki kişinin detaylarıyla aynıydı. İlginç bir farkındalık, peki hanginiz dört yaşımdayken bana bakan kadının kokusuna sahip ya da anneannemin arkadaşının hatırlamadığım yeşil gözleriyle bakıyor. Belki de yarın birden kanımın kaynayacağı kişi eskiden sevip unuttuğum birinin kahkahası sahip...

Merhaba, ben bugün “seni sanki yıllardır tanıyor gibiyim” cümlesinin perde arkadasında dolaşan kızım. Nasılsınız?

Cumartesi, Kasım 01, 2008


"gömdüm hepsini geliyorum,
bütün ölülerimi gömdüm, geliyorum"

el sallayın siz hep beraber,hadi. ben de yumruklarımı sıkayım ki kelebek etkisi hiçbir şey yapmamamdan kaynaklansın bu sefer. olur mu. bir hayaletim ben. karanlık olduğunda loşluk seviyesi ayarı yapmaya bayılan birşey.kıs biraz daha ışığı,kıs,kıs kıs...
madem çok keyif aldın o halde şiddetli cümleler bir süre daha kutuda kalsın.
buz kokusu, tendürdiyot tadı. turuncu,mor,siyah. sol kroşe, sağ kroşe..
yok çıkmam dışarı. çıkmam. yasadışı tercihlerim, kahve rengi kağıt üstündeki yazılarımla beklesin. çok zaman var eksik kaldığım. beceriksizim. kendimi yalayıp yalandan iyileştirdiğimde görüyorsun beni. ta ki sıradaki ısırığa kadar. kabul edelim kuzum,hepimiz yeterince güçsüzüz.
suratım dağılıp, kan içinde kaldığımda gerçek tadımı merak ediyorsan öpüşmeye başlayabilirsin benle.

Pazar, Ekim 19, 2008

'kötü polis, kötü polis. kapat. gözlerini kapat uyu şimdi.rozetini ve silahını masanın üstüne bırak, daha fazla işimize karışma. ' peki, dedim ve sustum. üstüme zimmetli tüm suçları masaya dizdim. yorulmuş olmalıyım, en yakın berjere çöktüm. derim soyuldu, siz hiç mi derine inememişsiniz. kızdım. neden öğlene kadar uyumama izin verdiniz? yüzüm asfaltı izler. çizgiler, noktalar, çizgiler... ağzımda o iğrenç tad, tükürsem fayda eder mi. bıraktım gözlerimi, net görememek sağlam bir lüks bu gece.
çok sustuk, yetmez mi.
katil kardeşim, neden öldürdün beni

Cumartesi, Ekim 11, 2008

güzel bir belgesel..



"...Because it's all around us. You've probably already seen Helvetica several times today. It might have told you which subway platform you needed, or tried to sell you investment services or vacation getaways in the ads in your morning paper. Maybe it gave you the latest headlines on television, or let you know whether to 'push' or 'pull' to open your office door."

http://www.helveticafilm.com/



her yerde helvetica yazı şekli varmış... izleyince her yerde helvetica arama çılğınlığına kapıldım.

Pazartesi, Ekim 06, 2008

Pazartesi, Eylül 29, 2008

who killed bambi?





www.whokilledbambi.co.uk

Pazar, Ağustos 31, 2008

“Yazmak mutsuzluktur.
Mutlu insan yazmaz.”
İlhan Berk

Cumartesi, Ağustos 30, 2008













sanırım bu ağaç ayfer'i tutabilir

Pazartesi, Ağustos 11, 2008

-simdi çay yapamam anne, daha sonra...
diye acılır sahne. ardından eski bir ahizenin tıkırtısı duyulur ve perdenin ardından beyaz önlüklü biri girer içeri.
-sağ kolunuzu kaldırın bayan, tamam şimdi de solu.... (kısa bir sessizlik) lütfen sol kolunuzu kaldırın, diye tekrarlar
-görmediniz mi kaldırıyorum, diye yanıt gelir.
-peki hanfendi.

hoşgeldiniz! burası söz dinlemeyen eklemler ülkesi,dönme dolapta biraz sersemlemeye ne dersiniz?

aslında ne o istanbul devlet tiyatrolarının dekorlarındandır, içeri giren kişiyse ne yıldız kenter ne de godot'dur.
"ahh perdenin bildiiiin tülden ev perdesi olmasından anlamıştım ben zaten" dersiniz yanınızdakine.
ama şşşşşşt diyebilirim size kaşlarımı çatarak, oyun devam ederken konuşmak çok büyük kabalıktır kuzum.

ana kahramana 2 metreden fazla yaklaştırmamaya başlar sizi beyaz önlüklüler. oysa stetoskopu çok sevmezmiydiniz siz çocukken. bilmem?

bir kadın vardır odanın ucunda. gözlerini dışarı dikmiş yatakta yatan. vücudunda hafif bir titreme.. belki ne oldugunu anlamamış, belki aslında orda bile değil çoktan çekmiş gitmiş. ama bizim gözümüz bu ya, herşeyi göremeyecek kadar salak. merak edersin o ağlayabilir mi, uyursa rüya görebilir mi, yoksa artık kurtulmaz mı paçası bu kabustan. sense yardım et diye bagırmasını mı beklersin.ama o bağırmaz, sonlanmıştır çoktan bilinç.
ama belki bir ağaç olsaydı yakınlarda tutardı onu hayatta, belki kocaman bir ağaç... sağlam kökleri olanlardan, evet. kocaman bir ağaç belki. hepimizin tutunmasına yeter miydi?

Pazartesi, Ağustos 04, 2008

..and she answered "it's a wonderland"

then i ask her how is reykjavik..

dikkatli bakıldıgında cok karanlık bir gece, hicbir ışık yok çok uzaklarda sola dönen farlar dışında. bu hoşuma gidiyor aslında. belki 1328. nolu denek için daha çok düşünebilme fırsatı tanınması gibi. "bakalım şimdi labirentten küçük peynire ulaşabilecek mi!". oysa ben özellikle yol almadım. "2 sol bi 3 sağ " diye tüyo verdi mösyö brö.
- a a hayırdır, bakıyorum artık kopya veriyorsunuz bana mösyö, demek istedim. belki benim de bir çift kırmızı boks eldivenim olsaydı esaslı bir sol kroşe patlatabilirdim ukala tavırlarına. ama yoktu işte. o yüzden ilerlemeden karanlığa bakmaya devam ettim. elim telefona gitti yine. gezegenler arası bağlantı çok yazar mı diye düşündüm, belki de o yüzden fatura belirsiz bir şekilde çok geliyordu. birkaç sözcük düştü yere. madem öyle dedim ve itinayla dizdim hepsini. sonra sen dinledin hikayemi ve benim elmam da senin olsun dedim. sabır, belki sokakta birinin japonca dövmesi, belki de sadece tibetlilere özgü bir erdemdi. bende yoktu. olması gerekiyor muydu mösyö, dedim. o bile sustu. o bile sustu. ben ruhumun üçte birini bu gezegende kalanını da senin yanına bıraksam annemle kızkardeşimin yaşları toplamı üzüntümün 2 katı olur mu? yoksa kızkardeşim olmadığı için dolmayan bir havuzda boğulacak mıyım?

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

//new love//


Pazartesi, Temmuz 14, 2008

taksi monologlarım

bir takside giderken içindeki herkes aynı hızla yol almak zorunda mıdır? sanırım albert 'e sormak isterdim ölmemiş olsaydı. muhtemelen çok duygusal yaklaşmamam gerektiğini öğütlerdi bana.
bazen o taksilerde yanımda oturan insanlar sanki ters yöne uzaklaşıyorlar gibi geliyor oysa, evet biri başka şehirlere doğru, bir dostsa başka ülkelere doğru. sanki göt kadar mekanda
(evet çok sinirlendim!) birden dünyanın en uzak iki kişisi oluyoruz. ön sağ aynadan yansıma kovaladığımı bile bilirim ben. çünkü zahiri görüntüler peşinde koşmak yanındakinin elini tutmaktan daha az can yakıcı geliyordu o anlarda. belki de soldan yolu izlerken hiçbir zaman elinin tutulmayacağını bilmek fazla koymasın diye kafamı oyalıyordum sadece.

-hisarüstüne gündüz açarmısın abi?
-peki ya tarabya'ya?

Pazar, Temmuz 06, 2008

Aurora Borelias yada kuzey ışıkları altında olmak isterdim. Belki dünyamın en manyetik alanında durmak içimdeki umutsuzluğu köşelere itip, ortada sadece pozitif duyguların birikmesine neden olur ihtimaliyle. Çok mu saçma mösyö? Sen hiç denedin mi peki?
Sonra kapşonumu kafama takar, Reyjkavik'in en popüler cafesinde sıcak bir kahve ısmarlardım Ólafur Arnalds'a. Iceland'in türkçesinin neden İzlanda olduğunu, salakların Iceland içindeki en mühim kelimeyi neden es geçtiklerini sorgulardık.
Durdum, canım zeytinyağlı çekti sanırım, buralar bana göre değilmiş. Kent donmasın diye doğal sularla sokakların yıkanması ilk başta kulağa güzel gelse de bu şehirde zeytinyağlı bulmak, hadi zeytinyağlı buldun, deniz börülcesi bulmak tamamen imkansızdı. Sırt çantamdan aylardır bitmesin diye sindire sindire okuduğum kitabı çıkarıp
Ólafur'a verdim. Sevdiği şeyleri saklama içgüdüsünden vazgeçmek için iyi bir adımdı bu. Haklısınız, susuyorum..

Cuma, Temmuz 04, 2008

o kadar boktandı ki bu düzen, önce seni kırdı yıprattı, sonra dolaylı yoldan gelip beni. sert bakışlar aslında hiç var olmayan duvarlarımdı. ama o kadar inanılmazdı ki herşey, kimse kaybetmeye göz yumamadı.
şimdi yasla başını omzuma ve tekrar dinleyelim, hani nasıl trafik bu şarkı bitene kadar açılmadıysa,yine öyle...