Salı, Mayıs 18, 2010

küçük bir kedi oturdu kucağıma,
kaç saat geçirdik beraber bilmiyorum
ama ilk defa ellerimi çok büyük hissettim.
sonra aranabilecek numaralar geçti aklımdan,
nerde kalabilirdik ki beraber...


23 yıl suskunluktan sonra ilk defa pek muhterem bir sebeple annemi aradım;
- anne burda küçük bir kedi var, beni annesi sanıyor olabilir. eve getirebilir miyim?
- yok başak, olmaz! biz kendimize bakamıyoruz


eve vardığımda birkaç saat daha tarlasını ekti, biçti ,ekti biçti.
biz senelerdir o ya da bu sebeplerle kendimize ya da "birbirimize" hiç bakamadık, bu yüzden yalnız geçen çocukluğumun yanıtlarıyla geç çarpıştım














sonra da bıraktım...

Pazar, Mart 28, 2010

15 saatlik uyku

artık durmalıyım...
kendimi dinlemeli.
ne varsa ruhuma bastıran
kimin eliyse omuzlarımda
bitmeli herşey
sıfır.





Perşembe, Aralık 24, 2009

















let me drown in this lake
while sirens voice rustles, passing through my ear

Melchior, confuse my mind!
don't let them save my body from this lake

Salı, Aralık 15, 2009

Dün bir grubun "çözüm bulmak" adına yaptıkları toplantıya katıldım.
Çözüm barışa, kardeşliğe, eşitliğe doğru...
Hassas bir konu konuşulan; eşitlikten, faşisizm'e karşıtlıktan bahsedilirken,mağdur durumda olan azınlığın savunmaları, "Orada yıllardır biz vardık " cümleleriyle başlıyor. Kimin nerede ne zamandır bulunduğundan öte barış, kardeşlik, eşitlik gibi kelimelerin içinin aslında ne kadar boş olduğunu hissettiriyor bana burada bile mevcut olan hoşgörüsüzlük. Her kelimeyi iyice sıkıp boşaltıyoruz.


Hepimizin sorunu. Kendi dışındakini kabullenememesi ve ötelemesi. İnsanlığın güce,hükmetmeye olan dayanılmaz arzusu. Tek değişen her topraktaki mağdurun kafa kağıdı. Zira burada sömürülenler başka yerde tamamen mağdur olabiliyor. Ne ırk, ne din, ne köken. İnsanlığın en büyük karadeliğiyle savaşıyoruz. "Barış savaşcı"larının aslında bunu bir defans politikası kılıfı haline getirip getirmedikleri sorusu var. İnsanlık hasta.


Ruhumuzu içten içe yiyip bitiren, kanımızı emen arzularımız var. Gücü hissettiğimizde, arkada ezilene bakamayacak kadar kör olmaya sebebiyet veren karanlıklar var iliklerimizde. Her toprakta ezilenin varlığının kat'iyeti, dahası üstündeki baskının katlanarak arttığı bir formüle mahkumiyeti mevcut.
Aslında hiç kimse barışa, kardeşliğe aşık değil burda. Herkes önce eşitlik hemen ardından da güç ve daha güç daha güç güç güç peşinde. Boşuna ne bok olduğumuzu görmezden gelmeyelim.

Cumartesi, Aralık 12, 2009

bıçak kör
bıçak kör
kemiğimin üstünde yürüyen bıçak kör
kanayanın sesi bu
sizi rahatsız etmez.
hakikat,
bu yüzlerdeki sahteliği hiçbir çığlık rahatsız edemez
bulanıklık camları kaplarken
yankının çarpan kapıları üstüme yüklenir,
hiçbirimizi dışarı bırakmamaya yeminli.
bırakın geçsin tenimden,
içimden,
kemiklerimden.
bu acı sonlanmaz
bıçak kör

Pazar, Kasım 22, 2009

where the wild things are


all work and no play

Salı, Ekim 27, 2009



yorgunum...
artık başka seçeneğim kalmadı
ve birçok şey anlamını yitirdi.
"sahi neden burdasın?" diye sordu bir yabancı
herhalde şaşırmış olmalı diye düşündüm, ben burdamıyım ki?

Cuma, Ekim 16, 2009

collapse

denize düştü gözyaşı, yosunların arasına
sanki sahip olduğun ağırlık yetmezmiş gibi
gökyüzü de üstümüze çökmesin mi!
anılara sığınırız diye düşünmüştüm ben
oysa etrafımızda şeytanlar dans etti
rüyalarında adımı çağırdın
elime uzandın ve kabusum bitti.
şimdi kırmızı iplere dolanarak uzaklaş benden
aklında kalan anı babanın sevdiği şakşuka tadı olsun
biz dünyanın en uzun taş köprüsünü geçmişiz
ve belki bu en misafirperver elektrik kesintisi.
farkındayım, boğazımıza kadar gözyaşına batmışız
yine deniz kazanacak şu köprüden atlasak bile.
ağlayamıyoruz artık
biz en iyisi iki camı da açalım da
balkan rüzgarlarının yollarına mani olmayalım.

Pazartesi, Eylül 07, 2009

bulutların ait oldukları deniz kabukları

tırtıl su birikintisine evlenme teklif eder. bir büyük toz bulutu içinde kaybolur soru. buharlaşır su birikintisi, yanıt vermemek için bulut olur. rüzgarla vadiler dolaşır, oyun oynamak için taşan nehirlere yağar. bir akşamüzeri güneşin gözyaşını görür. Güneş ağlar gökkuşağını kıskanınca. Yaradılışın sonuçlarıyla ilgilenmek kafa karıştırır. Varoluş kocaman yumuşak bir hamur, tüm dönüşümler göz yanılgısıysa... şaşı baktın şaşırdın.
Bulut koşar peşinden gökkuşağının, içinden geçer, içinden geçer... Yakalayınca tüm gücüyle saçlarını çeker. Ellerinin renklere boyanacağını bile bile... Beyazlığın biteceğini bile bile... Ardından güneşin gözyaşlarını siler yanaklarıyla. Tüm beyazlık uçup gitse de artık içi rahat... Denize aşık bulutlar denizkabuklarında uyur. Kıyıya vuran dalga sesleriyle uyanır, dudaklarına küçük bir öpücük ve gökyüzü hergün tekrar başlar...

Salı, Eylül 01, 2009

Migdal Bavel

Well if you're hurting i'll replace the noise with silence instead; flushing out your head.
And I won't breathe so you can recover...




Med cezirlerin, dalgaların geri dönüşü yoktur. Yola çık... ne üşüyen ve git gide eskiyen yüz, ne de yırtılan ayakkabılar dertlenir. Rüzgar, buğdayları eğerken saçları denize koşturur. Köye varmadan kimseyi dinlemez içte yanan ateş. Deniz kara olmuş, uzaksa artık yakın.
Bu sefer insanlık kuleyi yıkmaya karar verir ve Tanrı uzatır elini.

Salı, Ağustos 18, 2009

"İnsan yeryüzündeki özgürlüğü kesinleyerek ve gerçekleştirerek insanlığını elde eder. İnsan kendini gerçekleştirmek içinse kendini tanımalıdır".
Bakunin'in devrimci anarşist düşüncelerini okumak konu özgürlük olunca kanımı donduruyor, devletten çıkıp aynaya koşturuyor. Saplantılarımı, bahanelerle örttüğüm, sakladığım özümün karanlığını ortaya çıkardığımda gördüğüm tablodan iki adım geri çekiliyorum. Korkunç!
Oysa ne kadar yanlış bir yeryüzüne hapsetmişim kendimi su,toprak,hava diyerek. Farketmeden veya ederek toplumun etkisi altında hapis kalmışız. Ve akan bir nehirden çıkmak hiç de kolay değildir. Özgür olmayan bu toplumun kalıplaşmış yargı ve değerleri varolduğu sürece özgürruhlardan bahsetmek ancak şiirlerde, öykülerde mümkün olacak. Kendi sınırlarım sizinkilerle örtüşmüyor, sonradan körlük gibi : renkleri bile bile karanlığa mahkum olmak. Adam olmak dediğiniz tutsaklıksa ben serserliği vücuduma kazıyorum.

Pazartesi, Ağustos 17, 2009


Perşembe, Ağustos 13, 2009

yirmidörtsaat... bisiklet, yollar, anılar, aileler, ölülerimiz, giden kış, saklanan ay, gözyaşım, annem, gözlerimizdeki yaşlılık...

evet, söylemeye utandığım yorgunluğum var gözlerimde. çocukluk anıları, acıyan kollarım, koku, rüzgarın sesi, şu çimlerde huzur kimse yokken çıkıyor ortaya. ağaçkakanlarla konuşmak çekirgelerin derdini dinlemekten iyidir. camdan içeri uyku vaktimize atlıyorum, oda toplu, anahtarlarım bir mafyanın intikamına kurban gitmiş. ellerim acırken ana dilimde bir cümle kuruyorum. gel gör ki bu bir hamilelik dönemi: gemi kalksın noah. suda gözleri parlayan kadın şimdi yeryüzünde gülümsüyor. hayat dönüp bana sarılınca uykumda, rüyalar anlam kazandı. içime dolan hava, içinden çıkamadığım sorularla dolu yastık kılıfım gökyüzüne doğru silkeleniyor. göz çizgilerini izledim yolda, göz çizgilerini. onlar ruhumu tuttular göğüs kafesimde. dün zamanı yakalamaya çalışan insanlar gördüm, çemberler çizerek koşuyorlardı. ve ben her şeyi büyük kaldırım taşlarının üstüne bıraktım, uzanıp gri lacivert göğü izleyebilmek için.

öp beni istanbul, son defa al koynuna. ruhum koparken attığım çığlıklarım sende kalmış. kendi gözlerimle gördüm, hep yalan söyledin. dönüş yolunda bile bulutları karanlığına saklayacak kadar adisin.

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

bilinmeyen boyutta

burnumdan deniz
suyu çıkıyor
koyu yeşil
bulanık

kocaman bir balık
eskimonun koltunun altın
da
pembeler
yarasa kuklası
gölge oyunu
bir sağ, bir sol

kulağım açılıyor
sudan çıkmış gibi
patlıyorlar...
gözüm yanıyor,
sol burun içim.
leyla cansız doğar
her ses çok
yüksek çınlıyor
devamlı kapı
açılıyor diye
korkuyorum.
aklıma gelen görüntü
tutulmuyor
tutunca kızıp
gitmek istiyor.
kalemlere düşmanlar.
that's what
effects,
hope it does not
change.
blue sky is
falling
kollarımdan ellerime
yükselen uyuşukluk
beynim açılıyor yeniden
pat pıt pıt pıt
binlerce minik
pıt.
uçaktayız.
bazen boğuluyorum.
deniz burnuma
burnuma doluyor.
susma,
dans ediyorum

Pazar, Ağustos 09, 2009

son cumartesi

köksüz ağaçlar
iki dakika kala kaçılan istasyonlar
yüzüm kanar
ne bok var ki?
kayıp insanlar topluluğu
bisiklet sesinin çağırdıkları
hiçbir istasyonun hatırası yok burda
kaldırımların, toprağa dönmek isteyen ağaçların
burda en korkunç sokaklar benimdir
korku yalnız aynalarda
yüzüm kanar
artık çok geç
artık çok geç

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

king of vagabonds

olacaklardan ben sorumlu değilim dedi kum taneleri. beni takip edersin ama bir damla gözyaşı kuma karıştığında hikaye sona erer. ve bak tekrardan yol başlar önünde. burası hırvatistan, split kıyıları. soğuk bir bardak suyun dişlerindeki hissiyatı esen rüzgarlarla kalp kırıklıklarının üstünde artık... bu kıyılarda yürürken sevdiğinin köklerini ararsın, oysa sen daha kök salmayı dileyeceğin bir yer bulamamışken başka kadınların etnik kökenlerinin, tözlerinin peşinden koşmak kendi gerçeğini ağırdan almak değilse nedir. bizimki avarelik, serserilik, hiç bitmeyen bir yolda olma acısı. çerceveler atlar duvarlardan, ellerin gözyaşlarımın kanıtlarını yok eder. oysa toplumun korktuğunu yaptığımızda denize dökülürüz, ötekileşir sürülürüz.

Salı, Ağustos 04, 2009

akvaryum





(mutlaka tam ekran yap)

Çarşamba, Temmuz 29, 2009

disillusion

bütün sahip olduğun fikirler saçma ve gülünçse;

bir çocuğun oyuncak atı kadar hobi. 'tabi, doğrudur' kadar alaycı. belki de bütünüyle anlamdan uzak. işte bu hayalden uyanma anlarındaki sarhoşluk. akşamdan değil yarından kalma bir baş ağrısı. ayaklarının üstünde yürüyen başka birinin varlığını keşfi. bilinmezlik içinde oyalanan ruhuna(tabi varsa) yabancı bir yaratık.

"Kendimizi görmezden gelmek, iyi görmek için gereklidir"